mercredi 20 juin 2007

20/6/07 büyük başari

Bugün Yung Ho ile son toplantısını yaptı her grup: Büyük gururla söylemeliyim ki, dünkü sunumda bize iyi niyetten ve aferinden başka söyleyecek çok bir şey bulamayan MIT direktörü, bugün "normalde gruplarla kavga etmeyi severim; ama sen o kadar ikna edici konuşuyorsun ve proje o kadar sağlam ki, söyleyecek söz bulamıyorum" dedi.

Daha ne denilebilir ki? :)

Kocaman bir afferinnn!!

Grubumun ve benim egomu yerler :)

mardi 19 juin 2007

Son hafta...

En sonunda son hafta :)

Salı günü Yung Ho gelecek ve 3 grup için sunum günü. Pazartesi hazırlanmayla geçti, Salı günü tüm gruplar sunumlarını yaptı...

Herkes başarılı...

Bundan sonra geriye kalan tek şey, bizim gidişimiz ile topluma sunulacak olan proje görsellerinin hazırlanmasında!

Çok uğraştık, neden uğraştığımızı çok da anlamadan... Yung Ho da aynı şey söylüyor.

ECC değil ECB European Capital of Boredom!!!




the tourist guide of Luxembourg is imported from Istanbul! 17/6/07



Partinin ertesi günü bant ekibine şehri gezdirme görevini başarıyla yerine getirdim. Şehirde hala görmediğim köşelerin olması beni de mutlu etti.

Fete de la Musique bu arada başladı. Hem şehirde hem de şehir dışında her yerde katılımı çok olmayan bir müzik festivalindeyiz. Belediye binasının önünde kurulmuş olan sahnede, halk dansları...



Bu çok sıkıcı gösteriden kaçarak uzaklaşıyoruz...



Grubu akşam 5te yolculuyorum İstanbul'a ve odaya dönüyorum. 'Bütün kızlar toplanmış' şeklinde tüm mızmızlığıma ve treni de kaçırmamıza rağmen, bir saat sonraki trene atlayıp Esch/Belval'e tekrar gidiyoruz bu sefer bir rock ve rap konserine - ayrı yerlerdeler merak etmeyin! Ancak bu ayrı yerler şöyle: biri açıkhavada kurulmuş minicik bir sahne, diğeri de içerideki alanda daha minik bir sahne...



Toplasan 50 kişi var ve etraf testesteron kaynıyor.. Yandan cap'li rapçiler ve boşluktan bedava olan her konserlee giden diğerleri ile yağmurun altında kendini yırtan yeni yetme rock band'i dinliyoruz...

Ben daha fazla dayanamayacağım kızlar, home home sweet home please!




samedi 16 juin 2007

bant party from istanbul

Bu iki haftanın en eğlenceli gecesi!

Türkiye'den underground dergi, müzik ve sinema üzerine... Bant...
ECC bünyesinde taa İstanbul'dan buraya bir gece düzenlemeye geliyorlar ve Luxembourg'da da dans edebilen insanlar olduğunu kanıtlıyorlar! Herkes şaşkın!

Bense hiç olmadığım kadar homesick olmuşken bana İstanbul kokusu getiren sevgili arkadaşlarımı gördüğüm için çok mutluyum.

Harika bir geceydi, Bant ekibine kocaman bir teşekkür!

all we need @ Esch/Belval



Esch sur Alzette, Luxembourg ülkesinin ikinci büyük şehri. Ve demir endüstrisinin kurulduğu bölge.
Esch/Belval demir fabrikasının bulunduğu durak. Tren istasyonu yok bile.. Trenden indiğiniz noktada zaten alanın içindesiniz..

Artık demir üzerine herhangi bir çalışma olmadığı için, bu alanı yeniden yapılandırıyorlar. Alanın hemen yanında Dexia Banque de Luxembourg'un kocaman kırmızı bir binası var... Şu anda başka sadece bir bina olmakla birlikte, canlandırma çalışmaları büyük ölçekte...



All we need sergisi, şu iki hafta boyunca gördüğüm en etkileyici şeydi açıkçası. Fabrikanın arkasındaki kontrol binasında açılmış olan sergi, santralistanbul havasında.. Ama bu noktada, tarihi önemi henüz ortaya çıkmış gibi görünmüyor, daha ziyade bu bölgeyi nasıl bir uğrak yerine çevirebilirler üzerine çalışmalar var.



Detaylarına www.allweneed.lu'dan ulaşabileceğiniz sergi sustainability üzerine farkındalık yaratmak için çocuktan yaşlıya herkesi hedeflemiş.



All We Need explores the world as a global market through the human efforts to dream, imagine and live a happy life. The exhibition shows, in particular through the fair trade example, alternatives in consumption and life styles. It provides reflections and proposals for action on the essential questions touching the future of mankind: which are our fundamental needs, and how can we satisfy them without endangering neither the survival of our planet, nor human rights?

Sergi, binanın her yerine oklarla takip ettiğiniz bir rotada yerleştirilmiş ve yavaşça sizi en yukarı kata kadar çıkartıyor. Alan gerçekten efektif bir biçimde kullanılmış. Bölgede tarihi önem çok ortaya çıkarılmış değil dediğim gibi ancak, özellikle kontrol odasında küçük bir fotoğraf sergisi ile fabrikada çalışanların belgeleri var.



En üst katta sergi 'dream' ile bitiyor. Uzun uzun yataklar var, ve sonra da bir delik... Çocukların ve bizim de en sevdiğimiz bölüm bu: Gerçekten dik, spiral şeklindeki bir tüpten aşağı kayıyorsunuz.. Ve inip de kafanızı kaldırdığınızda yüzünüze kökleri tepeden tutturulmuş, dalları size doğru aşağı inen bembeyaz dalları ile ağaçlar karşılıyor sizi. (Spiral, Carsten Höller'in Tate Modern Turbine Hall'daki Test Site enstalasyonuna benzetilebilir.) Son cümlesi, doğayı korumak adına bir şeyler yapmanız gerektiği... Mesaj direkt ve net...

Cümleleri kesin ve net kurulmuş, tüm çıplaklığı ile global kapitalizmin gidişatı gözler gönünde bir sergi...



Sergi çıkışında cafe ve shop yanyana, ve sustainable ürünler, Oxfam ürünleri hiç de ucuz olmayan fiyatlarda ve shop tamamiyle serginin konusu üzerine...

theatre by accident... 15/6/07

Der Prinz von Hamburg...
Modern dans diye gittim, minimal bir tiyatro gösterisi çıktı... Almanca tabi, sahne tasarımını içime çekip kaçtım ordan...

Herkes Labde çalışıyor bütün gün, ben evde çalışıyorum...
Virginia gitti artık, rahattık, daha da rahatladık :)

Şimdi başıboş halimizle nereye gittiğini çok da bilmediğimiz projelerimizle uğraşıyoruz...

Ve akşam Luxembourg'daki son haftasonumuzu başlatarak, ve yerelleşmenin ilk göstergeleri olarak "her zamanki" yere gidip, "her zamankinden" içiyoruz: Beer @ the Grund...

at the golf course... 14/6/07




Beyazlarımızı giyip vardık, centilmen bir İngiliz müdürün bize sunacağı golf 101 turuna... Geniş ve uzun alanlarda orta halli vuruşlar ile çim çeşitleri, vuruş çeşitleri ile en önemlisi saygı kurallarını öğrenerek tamamladık dersimizi...

Bize 85 yaşındaki eski usta oyuncular eşlik etti...



Akşama mükemmel İtalyan kadını Virginia'nın veda partisi var. Bu noktada sözü kısa keseceğim ve aşağıdaki linke tıklamanızı rica ederek Urban Lab2'nin transportation'dan ne anladığını bir video ile özetleyeceğim:

http://www.youtube.com/watch?v=bDbczMMD8GM

İşte budur!!!

golf the city is walking... 13/6/07



Golf the city projesi için uzun yürüyüşler sonunda şehre farklı gözle bakabilmeyi ve değişik rotalar yarattık.
Aşamalarımızı www.urbanlab2007.net adresinden Golf the City linkinden takip edebilirsiniz...

Biz yollarda toplarımızı kaybederken, şehri alttan üstten bambaşka açılarla yeniden keşfettim...

4 saatlik iki farklı bölgede yaptığımız yürüyüşün sonunda eve vardığımda yorgunluktan ölüyordum... Tumba yatak...

the new image of luxembourg 12/6/07

Burası gerçekten garip bir Ankara havası taşıyor. Bürokratik olan tarafını yan tarafındaki platoya atmış olmakla birlikte, sakinliği, akşam saatlerindeki terk edilmişliği aynı Ankara... Hatta öyle benziyor ki, eğer buralı değilseniz sevmeniz zor... Tıpkı Ankara...

Lab'de çalışmaktan yorulmuş olarak kendimi odaya kapıyorum. Tüm gün çalışma...

Akşam "new image of Luxembourg" adlı yine belediye başkanlı ama korumasız, dalkavuksuz bir toplantı @ Grand Theatre.



Sanıyorum ki bir branding ajasındaki gibi bir sürü görsel olacak, heyecanla gidiyorum. Ve karşıma simültane çevirisi TRT4'teki ingilizce dersleri kadar sıkıcı olan bir konuşma çıkıyor... Ve ekranda loop eden turistik şehir fotoğrafları...

İçerik bomboş! Bla bla bla...

İşin ilginç tarafı bu toplantının saat 5'te yani çoğu insan hala işteyken yapılıyor olması. Hedef kitle kim burda? Çalışmayan Luxembourgeoisie mi?



the transport museum 11/6/07



Sabahın erken saatlerinde bir bankacı gibi Kirchberg yollarına düştük, ama vardığımız yer bir golf club'üydü. Jean'lerimizle bizi içeri almadılar tabi ki. Biz de Kirschberg semalarında gezdik aylak aylak.



Akşam 5'te Tram Museum'da "Luxembourg'da tramvay
yeniden servise girsin mi" toplantısındayız. Buna ihtiyaç var mı? Avantajları ve dezavantajları... Belediye Başkanı'nın sıradan bir vatandaş gibi geldiği toplantı, Luxemburgca yapıldığı için yabancı kaldık, ama sergiyi gezme imkanımız oldu. İlgi vardı, bu tartışma uzun süre gider. Yeni projenin sunumu ile heyecanlansa da insanlar, oluru olmazı yıllarca tartışabilirler.

The power of debate..

Bir nevi Koç Müzesi havası var. Garip mum mankenler ile yarı korkutucu bir müze. Son yüzyılda şehir ulaşımı nereden nereye gelmiş tüm belgeleri, arta kalan tüm malzemeleri toplamışlar, yağ kutularına kadar...




Dünü unutmamanın önemli noktası belgecilik, retrospektife en büyük yardımı yapıyor. Şimdi tramvayı yeniden hizmete sokmalı mı diye düşünürken son yüzyılda neler olmuş neler eksik kalmış, neler iyiydi diye düşünürken bambaşka bakış açıları sunabiliyor.. Fotoğraflarla da belgelenen bu tarih, yüzyıl boyunca tramvayda çalışmış insanları da unutmamış.. Benim için bunların arasında en ilginç olan, kadınların rolüydü. Tabi ki sadece 2.Dünya Savaşı sırasında 'erkeklerden boşalan' iş olanaklarına sahip olmalarıydı...



Dilini bilmediğimiz bu yerde, ıssız benzin istasyonu, boş otobüsler ve duran bir tramvay arasında kendi varlığımızı belgeledik...

vendredi 15 juin 2007

10 Haziran 2007



Bugün benim doğumgünüm.

Gruptan birkaç kişi ve Virginia ile Almanya sınırındaki Romanesk şehir Trier'e doğru yoldayız.
Minicik bir şehir...
Dini bir şehir...
Sadece Almanca bir şehir...

En güzeli gotik kilisedeki art deco vitraylardı...



Bu da Constantin'in ayağı... Şehre basmış kocaman...

Öğleden sonra nehirde gezintiye çıktık... Oturduk teknenin terasına... Başladı yağmur... Yılmadık şemsiyeler altında yarı ıslak devam ettik geziye...

Dönüşte, tren camından tam iki gökkuşağı birden yolculadı bizi...

Doğumgünü kızına en güzel hediye...

Harikaydı...



9/6/07



Günlerdir sağlanamayan iletişim en sonunda oldu: Juan Du ile msn üzerinden konuştuk ve feedbacklerimizi aldık.

Golf the city konusunu çok beğendi ve inovasyona açık buldu. Harika! Artık çalışmaya başlıyoruz.

Bu gece Paris-Luxembourg tren hattında hızlı tren devreye giriyor. Paris artık sadece 2 saat uzaklıkta...
Tren garında akşam saatlerinde bir parti veriliyor.
Aslı ile keşfe çıkıyoruz labden kaçıp..
Bir big band havasında yağmurun altında Sinatra ve garip Alman marşları çalan grubu dinleyenlere, bedava biradan erkenden sarhoşlara, yemek sırasındaki sosisçilere, nerede olduğunu anlamaya çalışan puset bebeklerinin içine karıştık...

Gördüğüm manzaradan şaşırmış haldeyim. İçimdeki sosyolog fırladı ve açtı gözlerini. Yolda Virginia'ya rastladık, harika İtalyan kadını, burda hiç Luxembourg'lu yok dedi.
Şehirde Luxembourg'luya rastlamak iyice zor... Hepsi çok Luxembourgeoisie!



Kalabalığa döndük. İçine karıştığımız kalabalık sahnenin önüne oturmuş yaşlı bir çiftten, yanlarında dans eden şarhoş yalnız kadından, diğer tarafta dumanlı asi gençlerden ve göçmen ve yerel işçilerden oluşuyor...

Bedava konser ve bedava bira Luxembourg'da demek bu anlama geliyormuş.



İlgimi çeken ve aslında çok da rahatsız eden bir şey var...
Ne kadar eleştirsem de, batı ve doğu insanının sosyal alanda davranışlarındaki en belirgin özellik birbirleri arasına koydukları mesafedir. Doğulu mesafeyi yok sayar, dibinden yürür, gözlerini diker, çarpar, dokunur.. Bundan rahatsızlık duymaz, çekinmez. Gözlerini dikip baktığında onun malı olabilirsin tabiri caizse... Oysa Batılı, seninle göz göze gelmekten çekinir, uzak durur sana, çarparsa özür diler. Sokağın ortasında başına bir şey gelse yardım da etmez ama..
İkisini de eleştirebiliriz iyi ya da kötü diye...

Luxembourg bu gece, aldığı işçi göçü ile kendini içinde bulduğu kültürel karışımı tam bir 'freak show'a dönüştürmüş durumda. Kötü bir Big Fish kopyasında gibiyim. Ne tarafa baksam bir garip insan güruhu ile çevriliyim. Korktum. Doğu'nun ve Batı'nın ortasından çıkmış bir hybrid olarak korktum.

İnsanların can sıkıntısından ne yapacaklarını bilemedikleri bir şehirde kendini içkiye vurmaları normal elbet... Böyle diyorum demesine ama İngiltere, gururlu bir işçi ve göçmenler ülkesi ve pub'larıyla ünlü ada hangi partide böyle bir profil sergilemiştir bilmiyorum... Tecrübeyle sabit, olduğunu sanmıyorum da...

İşin daha enteresan tarafı ise tüm bu yamuk elitist bakıştan görülen freak show'un aslında Luxembourg'un saklamak istediği yanı olduğunu fark etmemizdi.

Çünkü birkaç gün geçmeden anladığımız şey, kaldığımız otelin sokağının "sex center" oluşu... Çalıştığımız lab'den eve dönüş yolunda geçtiğimiz sokaktaki ilkokulun önünde akşam saatleri kadın trafiğinin olduğu... Ve tren garının sokak alkoliklerinin ve junkie'lerinin mekanı oluşuydu... Birçok gar alanı - ki transportation için önemli bir nokta - bu tür problemlerle yüzyüze...

E böyle bir mekanda verilen partinin Luxembourg'un yaratmaya çalıştığı yeni imajdan çok daha farklı bir görüntü sergilemesi normal dedik...

Ve eve döndük...

Ben sakin sakin evde otururken bir anda kapı çaldı... Açtığım gibi bir sürü dilden doğumgünün kutlu olsun şarkıları başladı!! Aslı ve Aslı'nın mükemmel organizasyonu sayesinde Türkiye'de resmi olarak doğumgünüme girdiğimizde, şarap, ordövr ve pasta ile kapıma dayandılar! :)

Bu yaştan sonra artık mum üflemek yok, gül koklayacaksın dediler :)

Tek kelimeyle harikaydı!

Bir cumartesi gecesi olmanın verdiği coşku ile the Grund'a gittik ve bu şehirde haftasonları nasıl eğleniliyormuş baktık... Tabiki de şehrin en kuytu köşesindeydi eğlence.. Dipdibe.. Kolkola... Sokaklara taşarak... Ve dans ederek... En azından ben dünyanın en enternasyonel doğumgününü kutlayan 27 yaşında biri olarak çook mutluydum.




Aslı ve Aslı'ya burdan kocaman teşekkür!



mercredi 13 juin 2007

Projelerin gelişimi 8/6/07



Birkaç gündür kafa yorulan transportation konulu proje için bugün beyin fırtınası yaptık ve konu aslında kimsenin çok da ilgisini çekmemekle birlikte kavramsal gelişim çok başarılı oldu...

Bir kase içine atılan tüm fikirler, A2'lere yazıldı, kavramsal bağlantılar kurularak konu başlıkları ve bu başlıklara yardım edecek yöntemler belirlendi...

Artık konularımız belirli.. 3 grubuz... 3 konuyuz...

Proje için ayrıntıları aşağıdaki adresten görebilirsiniz...

http://www.urbanlab2007.net


mardi 12 juin 2007

Kirchberg 7/6/07



Şehir merkezinin yetersizliği nedeniyle devlet, 60lı yıllarda AB finans başkentini normalde bir yerleşim alanı olarak kullanılmayan bir başka platoda kurmaya karar vermiş ve şehre kırmızı bir köprü ile bağlamış. Kirchberg denilen, 3.5 km uzunluğunda, 360 hektarlık bu yüksek ve rüzgarlı plato, kırmızı köprü ile havaalanına ve Alman sınırına direkt bağlanan bir yol etrafında kurulmaya ve modernist Le Corbusier mimarisinden etkilenerek yapılanmaya başlamış. Komşu ülkelerin Luxembourg'a ulaşımını kolaylaştırmak amacıyla fonksiyonu temel alarak kurulan bu yapay şehir, ne yazık ki global bir anlayışla planlanmamış.



"İdeal bankacı" için geliştirilen alan, kendi içinde bir şehir olma yolunda, büyük ve geniş ana yolu etrafında büyük banka binaları ve plazalar ile dolu. Yayalar için orada yürümek bir kabus, arabası olanlar içinse küçük bir Amerika..



Zaman içinde sadece bir işyeri yığını olması yapaylığını iyice ortaya çıkartıyor ve çalışanlara alternatif yaşama alanı yaratmak adına yerleşim alanları ve sosyal alanlar (filarmoni için sahne, spor salonu, alışveriş merkezi) ekleniyor.



60lı yılların mimarisi ile 2000lerin mimarisinin zorlama birleşimi ile bugünki halini alan bölge, yapaylığından kurtulamadığı için 'normal'leştirme çalışmalarına gidilmiş. Fonds d’Urbanisation et Aménagement du Plateau Kirchberg'den mimar Marianne Brausch'ın dediğine göre 'normal town fabric' yaratmaya çalışıyorlar. Buna ulaşmak için de köprüden başlayan ve platonun ortasından geçerek havaalanına kadar devam eden ana yolu grid sistemi ile birleştirip Avrupa kent planlamasına uygun hale getirmeye çalışıyorlar.

İlginç olan yorum ise "permanent work in progress" idi. Bu simulasyon şehir, bir yandan Deleuzian bir 'becoming' yaşıyor; ancak bunun yanında, yaşanan hayat yapaylıktan ve ona uygulanan zorlamalardan kurtulamıyor. Sürekli yapım aşamasında olan bir bölge hala insanı içine alan bir samimilik göstermiyor, ve her türlü uygulama iğreti duruyor.




Bu noktada şehir merkezi ile Kirchberg arasındaki fark, merkezin anlam ve kullanım değiştirmemesine rağmen yaşayan bir yer olması ve buna karşılık Kirchberg'e yeni anlamlar yüklenmesine rağmen hayat bulmaması..


2.gün: Trenle kuzeye yolculuk ve the transient city



Biz gelmeden önceki birkaç gün boyuna ülkeyi keşfe çıkan grup güneye, demir endüstrisinin yoğun olduğu bölgeye gitmişti. Biz de kuzeyde Belçika sınırına kadar gittik. En büyük şehri başkenti olan ülkenin, geriye kalan büyücek noktalarında trenden indik ama aynen geri bindik çünkü tüm tren istasyonları otopark ile doluydu. Belçika'dan, Almanya'dan ve Fransa'dan Luxemburg'a çalışmaya gelenler sınırı geçince arabalarını buralarda park ediyor ve şehre tren ile devam ediyorlar.



Biraz tren, biraz otobüs derken birçok "bekleme" ile şehre geri dönüyoruz.

Projenin konu başlığı olan "transport infrastructure: re-construction of time" için genel bir bakış açımız oluştu artık, çok sorun yok... O zaman sorun yaratmalı...
Küratörlerin de bakışı aynı yönde... "delay"...

Benim nezdimde Luxembourg'a varışım zaten rötarlı idi. Bari bir anlamı olsun!

So here goes the brief:

Presently cities are designed or reconstructed to promote mobility, accelerate flow, and enhance efficiency. Modern technologies have altered the spatial and temporal dimensions between and within cities all over the globe. Transportation infrastructure systems are evaluated based on their adherence to schedule and overall swiftness. How does the pace of movement networks alter the collective urban experience and public spaces? Should precision and efficiency be the ultimate goal of a city's transportation infrastructure? We intend to question the contemporary fixation with speed and to explore the potentials of designed delay.

Cities are ever-changing dynamic processes that are experienced as permutations of space and time. Time is often referenced in theoretical discourses in architecture, yet its application is less evidenced in the practice or execution of design.

This project proposes to apply architectural and spatial tools to design time as a material to reconsider and reconstruct the transportation system and transient spaces of Luxembourg. Here time is not proposed to be an instrument or metaphor to design space, rather time is treated as a substance to be shaped. The latent possibility of this process is to redesign the urban experience by altering the temporal operations of the city and to generate a truly temporal organization model for urban practice rather than designing according to spatial/formal imagery.

Büyük kelimeler değil mi?

Urban Lab projesinin genel problemi, şehrin tüm bu değişimlere müsait olmasına rağmen aslında ülkenin insanlarının buna hiç de açık olmaması.. Tüm değişimler, endüstri kollarını kapatmış bir devletin sadece finansla çok da bir yere varamayacağını anlamış devlet yönetiminin zorlaması...

Ülke nüfusunun daha fazlası gün içinde komşu ülkelerden gelen çalışanlardan oluşuyor. Bir üniversite yok. Kişi başına düşen gelir çok fazla bu nedenle pahalı bir bölge. Öğrenciler için çok da kolay değil. Bir kampus kurmak yerine AB Finans bölgesi kurulmuş, ve bankacılar öğrencilere tercih edilmiş. (İngiltere'nin tam da aksine)

İlk başta her şey mantıklı geliyor. Ancak Kirchberg'i gördükten sonra problemlerin nerden kaynaklandığını açıkça görüyoruz... Yatırımını tek bir kanala - bu kanal para yönetimi bile olsa - odaklamış bir ülke, B planını nasıl yapmalıdır?

2007'de tabiki ikinci kez Avrupa Kültür Başkenti olmak ister. Bu sefer şehir yetmez tüm ülkeyi ve sınır bölgelerini de katar içine... Kendine yeni bir imaj çizmek ister. Avrupa'nın başkentlerinden biri olmaya aday gösterir kendini...

Ve bir dizi urban lab ile şehrin yerel ve "passer-by" kullanıcılarına ulaşmak ister... Ulaşabilecek midir?

Biz burada 13 tasarımcı, İsa ve havarileri kadar bir etki yaratamayacak olmanın verdiği buruklukla belki göze çarparız diye bir uğraş içindeyiz.

Her tasarımcının ve her sanatçının bir doktor gibi oynadığı tanrıcılık hiçbir yere olmadığı gibi burada da olamayacak.

İronimiz içimizde saklı, verilen görevi yapacağız... Ne derler: 1 kişiye ulaşsak kardır...

Ay gülesim geldi...

2.gün: Şehir merkezi 5/6/07



UrbanLab’e 2 gün gecikmeli varmış olsak da ilk günümüzde güneş açıyor ve hoşgeldin diyor şehir. Ve 3 haftalık maceramız Luxembourg tarihi müzesi ile açılışını yapıyor.






10.yy’da yapılmış bir binanın mükemmel bir restorasyonu ile karşılaşıyoruz. Taş yapıya, cam bir facade ile yeni bir giriş yaratılmış. 1995’e kadar konservatuar olarak kullanılan bina, artık şehir müzesi. Bu yeni sergileme alanı, binanın özüne hiç zarar vermeden, ahşap doğrama ile duvarlarını kaplamış ve sergilediği her şeyi bu doğramalara asmış. Katlar arası geçişlerde tüm ayraçlar camdan. Böylece ortadaki avluyu her yerden görebiliyorsunuz.





Müze içinde kronolojik bir gezi var doğal olarak. En üst kata çıktığımız büyük asansör, eskiden bir odaymış! Bir odayı asansöre çevirmişler! Ahşap, demir, cam ve taş füzyonundan vardığımız üst katta, bizi 10.yy kentindeki versiyonu ile yine ahşap oyma 3D topografik harita karşılıyor. Her odada geçen 10 yüzyılda aslında çok da büyümeyen ama gelişen şehir için bu tür haritalar var. Şehirlerini odalara sığdırabiliyor bu ülke.



Bir şehrin tarihinde kuruluşu, dine bakışı ve dinin etkisi, ticari gelişimi, sosyal hayatı, politik tarihi ile devam eden yolculuk, 20.yy’a geldiğinde birden grafik anlatımları ile önce çıkıyor.

Luxembourg tarihi boyunca Hollanda’nın, Belçika’nın, Fransa’nın, Almanya’nın ve hatta İspanya’nın hakimiyeti altında kendine ait bir özerklikte gelişimini sürdürmüş. Post Napolyon döneminde, en son Hollanda’ya bağlı. 1815 Londra Konferansı sonrasında paylaşılamayınca kendi özgürlüğünü ilan ediyor. Toprak parçasının büyüklüğünü düşünürsek, başkentinin ve ülke adının aynı olması şaşılacak bir şey değil. Luxembourg şehri azıcık daha genişlemiş de ülke olmuş zaten. Bu özelliği şu gün yaşadığı tüm avantaj ve dezavantajları da belirleyen ana faktör.

2. Dünya Savaşı sırasındaki pasif savunması tüm tarihi boyunca “aradakalmış” bir bölge olmasının açık sonucu.

Hollanda kralının ölümü ve tahta geçecek erkek kan eksikliği ile kendi dukalığını alan ülke, politik yapılanmasını parlementoya bırakıp, Aydınlanma Çağı’nı da pek sorunsuz hallediyor.

O zamana kadar çiftçilik ile geçinen fakir bir bölge olarak, savaş sonrası demir endüstrisi ile kalkınmaya çalışıyor. Kendine yaptığı en büyük iyilik ise bundan vazgeçmesi ve saklı kanunları ile AB’nin banka ve finans merkezi haline gelmeye baş koyuyor. AB’nin Zürih’i...
Bu manevra, ilk bakışta çok akıllıca değil mi?

AB, kıta içinde 3 başkent seçiyor kendine ve birisi Luxembourg oluyor. Finans kapitali.. Ancak AB’nin temel ikilemi çok geçmeden vuruyor bu manevrayı. Avrupa’nin birleşmesi, temelinde bir standardizasyon getiriyor kıta geneline. Farklılıkları yok ediyor. Bu nedenle hukuki açıdan vergi kaçakçılığına olanak veren kanunları ile finans kapitali Luxembourg gelecek 10 senelerde ciddi problemler ile karşı karşıya. Zaten tek bir alanda gelişebilen endüstri kolunu kapatan ve sadece para yönetimi ile Avrupa’nın kişi başına düşen geliri en yüksek olan ülke oluyor; ancak AB’nin gelecek planlarına karşı bir öngörü eksikliği nedeniyle banka sisteminde yapısal değişikliklere gitmek zorunda kalacak gibi...



Bunlara daha sonra tekrar değineceğim, güne geri dönelim...




Müze çıkışında uğradığımız museum shop’ta 2007 European Cultural Capital adına çeşitli promosyon ürünlerin de satıldığı dükkanda, genel ürün gamı sanat üzerineydi, bir şehir müzesinden çıkış için ilginç bir dönüşüm! ECC Promosyon ürünlerinin geyik şeklinde makarna, mavi-beyaz bornoz ve oldukça ucuz görünümlü birkaç parça üründen sonra ben bir TKY öğrencisi olarak ordan kaçarak uzaklaşmak istiyorum.

Grupla ilk kahvemizi açık havada bir cafe’de içiyoruz. Grup direktörü Virginia Domus’tan geliyor. Tanışmaya fırsat bulamamış olsak da Lab küratörleri FCJZ’den Yung Ho ve Juan Du. Oldukça enternasyonel grupta, Bilgi’den biz 3 Türküz ancak yalnız değiliz. Fransa’dan katılacak 2. okul vazgeçtiği için yerine Bauhaus Kolleg gelmiş, 1 Türk (Banu), 1 İngiliz (Daniel) ve 1 Belarus (Sergei)... Domus’un durumu daha da ilginç: 1 Türk (Cihan), 1 Meksikalı (Enrique), ve 1 İranlı (Ferazaneh)... Fransa’dan Reims ise 2 Fransız (Jean-Charles, Stephane) ve 1 Güney Koreli (Kim) olarak katılmış...



Eurovision puanları verirmiş gibi oldu ama hepi topu 15 kişi için dünyanın ¾’ünü kapsamak gerçekten hayret verici. Ve konuşulan ortak dilin İngilizce olamaması biraz da Virginia’nın ikinci dilinin Fransızca olması nedeniyle.. Enrique Montreal’de yaşıyor ve Ferzaneh de çok dil konuşanlardan ve Kim İngilizce bilmiyor denebilir.. Böyle olunca herkes kafa göz yararak anlaşıyor ☺



Tanışma kahvesi sonrasında günün geri kalanı boş olunca biz Cihan’ı alıp şehir gezisine çıkıyoruz. Şehir merkezi denilen yer gerçekten ufacık, 2 meydan ve onu kesen maksimum 10 sokaktan ibaret... Sonrasında şehrin alt-üst arasındaki ulaşımı sağlayan dikey köprü: asansör ile the Grund dedikleri "yer"e nehir kenarına iniyoruz. Bu kadar aşağıdan bakıldığında geride kalan izleri ile şehrin kalesi, burçları ve gotik çatı ve kuleleri ile gerçekten bir ortaçağ kenti burası...



Cindrellaville...