Neyseki garın yan sokağındaki bir apart hotel’de kalıyoruz. Kapıda havaalanından yeni gelmiş olan TKY Aslı ile karşılaştık, Bauhaus Kolleg’den İngiliz Daniel ve Belarus’lu Sergei ile paylaşacağımız odamıza çıktık. Odalar suite, ve rahat. Odalara bakmakla görevli bayan Portekizli bir göçmen. Az bir fransızca biliyor sadece. Uluslararası hayatın tüm saygı kurallarına uyarak sakin bir Luxembourg hayatı bizi bekliyor.
Atıştırmalık bir akşam yemeğinden sonra şehrin merkezine doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Benim için çocukken oynadığımız isim-şehir-hayvan oyununda L işe başlayan tek şehir ve ülkeden ibaret olan Luxembourg ilk karşılaşmada etkiliyor insanı.
Luxembourg, gerçek bir ortaçağ kenti. Garın olduğu plato ile 10.yy’da kurulmuş şehir merkezi arasında kurulu bir köprü ile bir “viyadük”ten geçmeniz gerekiyor merkeze girebilmek için. Aşağı baktığınızda yüzyıllardır büyüyen, köprünün yüksekliğini geçmiş ağaçlar ve aradan akan cılız bir nehir görüyorsunuz. Plato gerçekten yüksek ve aşağıdaki yaşam ile üsstekini birleştirmek imkansız. Deleuzian bir “boşluk” (gap) var. Bu açıdan Avrupa’yı ve Asya’yı birbirinden ayıran İstanbul Boğazı üzerine düşünmek yararlı olabilir; ancak buradaki boşluk dikey.
10.yy’da şehir yerleşimine geçmiş ve o tarihe kadar da bir yüksek bir platoda kurulmuş korunaklı bir kale ve aşağıdaki nehrin etrafındaki birkaç yerleşim alanından oluşan bir ortaçağ köyü burası özünde. Geçen son 10 yüzyılda da bu korunaklı hayatı devam ettirmiş; şehir merkezini mimari güzelliklerle donatmış, nüfusunu arttırmamış, ve sahip olduğu toprağı ve insanı kendine has bir optimumda sürdürmüş.
Bilinmeyenin verdiği korku ile köprüyü geçemiyorum. Yorgun beynim bu ‘kapalı’ kentin bana sunacaklarına ancak yarın hazır olacak...
Aucun commentaire:
Enregistrer un commentaire