UrbanLab’e 2 gün gecikmeli varmış olsak da ilk günümüzde güneş açıyor ve hoşgeldin diyor şehir. Ve 3 haftalık maceramız Luxembourg tarihi müzesi ile açılışını yapıyor.

10.yy’da yapılmış bir binanın mükemmel bir restorasyonu ile karşılaşıyoruz. Taş yapıya, cam bir facade ile yeni bir giriş yaratılmış. 1995’e kadar konservatuar olarak kullanılan bina, artık şehir müzesi. Bu yeni sergileme alanı, binanın özüne hiç zarar vermeden, ahşap doğrama ile duvarlarını kaplamış ve sergilediği her şeyi bu doğramalara asmış. Katlar arası geçişlerde tüm ayraçlar camdan. Böylece ortadaki avluyu her yerden görebiliyorsunuz.


Müze içinde kronolojik bir gezi var doğal olarak. En üst kata çıktığımız büyük asansör, eskiden bir odaymış! Bir odayı asansöre çevirmişler! Ahşap, demir, cam ve taş füzyonundan vardığımız üst katta, bizi 10.yy kentindeki versiyonu ile yine ahşap oyma 3D topografik harita karşılıyor. Her odada geçen 10 yüzyılda aslında çok da büyümeyen ama gelişen şehir için bu tür haritalar var. Şehirlerini odalara sığdırabiliyor bu ülke.
Bir şehrin tarihinde kuruluşu, dine bakışı ve dinin etkisi, ticari gelişimi, sosyal hayatı, politik tarihi ile devam eden yolculuk, 20.yy’a geldiğinde birden grafik anlatımları ile önce çıkıyor.
Luxembourg tarihi boyunca Hollanda’nın, Belçika’nın, Fransa’nın, Almanya’nın ve hatta İspanya’nın hakimiyeti altında kendine ait bir özerklikte gelişimini sürdürmüş. Post Napolyon döneminde, en son Hollanda’ya bağlı. 1815 Londra Konferansı sonrasında paylaşılamayınca kendi özgürlüğünü ilan ediyor. Toprak parçasının büyüklüğünü düşünürsek, başkentinin ve ülke adının aynı olması şaşılacak bir şey değil. Luxembourg şehri azıcık daha genişlemiş de ülke olmuş zaten. Bu özelliği şu gün yaşadığı tüm avantaj ve dezavantajları da belirleyen ana faktör.
2. Dünya Savaşı sırasındaki pasif savunması tüm tarihi boyunca “aradakalmış” bir bölge olmasının açık sonucu.
Hollanda kralının ölümü ve tahta geçecek erkek kan eksikliği ile kendi dukalığını alan ülke, politik yapılanmasını parlementoya bırakıp, Aydınlanma Çağı’nı da pek sorunsuz hallediyor.
O zamana kadar çiftçilik ile geçinen fakir bir bölge olarak, savaş sonrası demir endüstrisi ile kalkınmaya çalışıyor. Kendine yaptığı en büyük iyilik ise bundan vazgeçmesi ve saklı kanunları ile AB’nin banka ve finans merkezi haline gelmeye baş koyuyor. AB’nin Zürih’i...
Bu manevra, ilk bakışta çok akıllıca değil mi?
AB, kıta içinde 3 başkent seçiyor kendine ve birisi Luxembourg oluyor. Finans kapitali.. Ancak AB’nin temel ikilemi çok geçmeden vuruyor bu manevrayı. Avrupa’nin birleşmesi, temelinde bir standardizasyon getiriyor kıta geneline. Farklılıkları yok ediyor. Bu nedenle hukuki açıdan vergi kaçakçılığına olanak veren kanunları ile finans kapitali Luxembourg gelecek 10 senelerde ciddi problemler ile karşı karşıya. Zaten tek bir alanda gelişebilen endüstri kolunu kapatan ve sadece para yönetimi ile Avrupa’nın kişi başına düşen geliri en yüksek olan ülke oluyor; ancak AB’nin gelecek planlarına karşı bir öngörü eksikliği nedeniyle banka sisteminde yapısal değişikliklere gitmek zorunda kalacak gibi...
Bunlara daha sonra tekrar değineceğim, güne geri dönelim...
Müze çıkışında uğradığımız museum shop’ta 2007 European Cultural Capital adına çeşitli promosyon ürünlerin de satıldığı dükkanda, genel ürün gamı sanat üzerineydi, bir şehir müzesinden çıkış için ilginç bir dönüşüm! ECC Promosyon ürünlerinin geyik şeklinde makarna, mavi-beyaz bornoz ve oldukça ucuz görünümlü birkaç parça üründen sonra ben bir TKY öğrencisi olarak ordan kaçarak uzaklaşmak istiyorum.
Grupla ilk kahvemizi açık havada bir cafe’de içiyoruz. Grup direktörü Virginia Domus’tan geliyor. Tanışmaya fırsat bulamamış olsak da Lab küratörleri FCJZ’den Yung Ho ve Juan Du. Oldukça enternasyonel grupta, Bilgi’den biz 3 Türküz ancak yalnız değiliz. Fransa’dan katılacak 2. okul vazgeçtiği için yerine Bauhaus Kolleg gelmiş, 1 Türk (Banu), 1 İngiliz (Daniel) ve 1 Belarus (Sergei)... Domus’un durumu daha da ilginç: 1 Türk (Cihan), 1 Meksikalı (Enrique), ve 1 İranlı (Ferazaneh)... Fransa’dan Reims ise 2 Fransız (Jean-Charles, Stephane) ve 1 Güney Koreli (Kim) olarak katılmış...

Eurovision puanları verirmiş gibi oldu ama hepi topu 15 kişi için dünyanın ¾’ünü kapsamak gerçekten hayret verici. Ve konuşulan ortak dilin İngilizce olamaması biraz da Virginia’nın ikinci dilinin Fransızca olması nedeniyle.. Enrique Montreal’de yaşıyor ve Ferzaneh de çok dil konuşanlardan ve Kim İngilizce bilmiyor denebilir.. Böyle olunca herkes kafa göz yararak anlaşıyor ☺
Tanışma kahvesi sonrasında günün geri kalanı boş olunca biz Cihan’ı alıp şehir gezisine çıkıyoruz. Şehir merkezi denilen yer gerçekten ufacık, 2 meydan ve onu kesen maksimum 10 sokaktan ibaret... Sonrasında şehrin alt-üst arasındaki ulaşımı sağlayan dikey köprü: asansör ile the Grund dedikleri "yer"e nehir kenarına iniyoruz. Bu kadar aşağıdan bakıldığında geride kalan izleri ile şehrin kalesi, burçları ve gotik çatı ve kuleleri ile gerçekten bir ortaçağ kenti burası...
Cindrellaville...
Aucun commentaire:
Enregistrer un commentaire